28.4.09
Puro ve espresso eşliğinde sessiz bir filmden kareler
“Bugün güzel şeyler söyle bana, Togliatti”

Böyle buyurdu bir dost. Hayata dair yenilgisine "kötü" sözlerimle katkıda bulunamazdım, onun içini daha da karartamazdım elbet. Karanlıktan bahsetmem en baştan yasaklandı.

Bu beni korkutuyor. Yaşamımızı saçma sapan hırslara kurban etmişken bunu görmezden gelip, o hırslara ağlamanın değersizliği her yerime batarken, kulakların tıkanması garip birşey. Melankoli değil dediğim asla. Melankoli birçok kez sahte hayaller yaratmanın aracı haline gelir görüntüdeki karanlığının aksine. Melankoli aslında içinde hiç olmadığımız sessiz garip gemiye sığınma hissimizi pekiştirir. Yaşanıl(may)an yaşamdan şikayetleri bir bir sıralarken, bir yandan da günahlarımızı maskeleyip, kendimizi hafifletmenin kurnazca yollarından biri olma potansiyeline haizdir.

Bundan günümüz sinik insanını çepeçevreleyen ideolojinin hegemonyası altında, karartı her daim sahte bir ışıkla kontrast edilmeli, hiç yaşanmamış olan geçmişin güzellemesi sonunda aslında hiç varamayacağımız o pürüzsüz fantastik gelecek mekanıyla süslenmelidir. Bundan melankoli aslında “tek başına” karanlığı kabul etmeye bir türlü yanaşmaz. Şimdi protesto edilirken unutulan şey tam da “şimdi”nin kendisidir. Hemen şimdi’nin olanaklarından kaçıştır.

Elimdekileri teker teker bırakmanın yolunu tutmalıyım. Üstümdeki tüm yüklerin hafiflemesi için tek yol, elimdekilerden vazgeçmeyi becerebilmem. Reelde elimde olan bir gözlüğüm, bir de laptopum var sadece belki. Geriye kalan herşeyse sanal. Ve ağzımdan çıkan, bırakayım dostumu, kendimdeki bir zavallı ben’in bile duymaktan pek hoşnut kalmayacağı bu işte: Saçma sapan sanal sapalak şeyler uğruna vücudumuzu ve onunla beraber aklımızı çürütüyoruz. Ve otoritenin buyruklarından sapacak bir yola girmeden de bundan kurtulmanın bir imkanı görünmüyor.

Herşeyi bırakmak demek herşeye yeniden başlamak demek aynı zamanda. Sıfır noktası dediğim, İsa’nın çarmıha gerilip yukarılara çıktığı an. Bu anın tüm zorlukları, yaşamın tüm zorunluluklarını bir çöpe fırlatıp atmak eyleminden kaynaklı olarak üstel olarak azalıyor.

En başından beri kendini podyumda sergileyen cüceler olmak zorunda kalmanın kendisi zor değil mi sanki? Bunun içinde bize bahşedilen güvenli yol kadar utanılacak başka ne olabilir? Bahşedilen güvenli yol için Güven’in kendisini kurban etmek yapılabilecek en büyük hata değil midir? Bize akıllıca yöntemler öneren tüm vaazların kaçırdığı nokta bu.

Lazım olan, elimizi kaldırıp, “Hayır” demek. Sonunda güvenli yolumuzun hasarlarını onaracaksa, protesto bile etmekten dahi kaçınmalıyız belki de. Acil, düşünmeden yapılan bir protesto tam da bulunduğumuz koordinatları garanti etmenin bir aracı haline gelebilir. Bu durumda atalet, harekete yeğdir. Ya da Ulrike Meinhof’un dediği gibi “protesto birşeyden hoşlanmadığınızı anlatmaktır, direnişse hoşlanmadığınız şeyi başka birşeye dönüştürmek için çabalamaktır”. Meinhof’un beynini çıkaran Alman doktora göre, “beynindeki tümör alındıktan sonra terörist eğilimleri artmış”mış. Yani psikiyatrımız Meinhof’un kısa sürede uslu bir gazeteciden bir RAF militanına dönüşümünü işte böyle beynindeki patolojik eğilimlerle açıklama yolunda gidiyor. Böylece teröristimizin neden terörist olduğuna dair bir bilimsel açıklama da getirmiş oluyor. Nöronlarımızı şöyle bir modelleyip, biz’i sınıflandırıyor.

Peki, Alman hapishanelerinde şüpheli bir intiharla hayatı son bulmuş olan Meinhof’un beynini gizlice, kimseye haber vermeden çıkarıp, bundan “bilimsel” sonuçlar çıkarmak yoluyla düzen karşıtlığını bir temele oturtma ihtiyacındaki ideolojik patolojiyi sayın doktorun beyninin neresinde aramak gerekir?

Kör olmuşuz. Dostumuzu görmeyi bırakın, önümüzü görmüyoruz. Saçmalık peşinde koşturmayı hayatta kalmak olarak görüyoruz. Üstünde ölçüm yapıldığında arıza çıkarmayan beyin, bitkisel bir hayata ait olmalıysa eğer, sağlıklı bir beynimiz var ve ölüyüz. Ne güzel.

Labels: ,

posted by Tolga @ 7:49 AM   2 comments
13.4.09
daha sonra tekrar arayınız
Ne çok gereksiz şeye bağlanıyormuşum? Ne çok saçma hayali karakterlerin ve olayların peşinde koşuyorum? Biri bana dur desin artık. Tek gerekli olan, olandan bitenden kaçacak uğraş edinmek. Gerisi boş.

Dün sevgili bir arkadaşımın gevezeliğini çektim içime, önce İran’a gittik, sonra Hollanda’ya, gitmedik tabii gideceğiz dedik ama gitmiş gibi olduk. Hayalleri bitmeyenlerin hala orda burda varolması ferahlatıcı. Sürekli yaşamın ciddi zorunluluklarına takılmanın sıkıcılığı böyle uzaklardan bir ses gelince bir an olsun unutulabiliyor. İşte ondan gerekli olan tek şey bu unutmayı bize verebilecek, içinde eriyebileceğimiz şeyler toplamı. Onun dışında yetişkinlerin para, iş, ev, araba, evlilik, işsizlik, zorluk, kriz dertleri boğazımı sıkıyor. Kendimin de bir yetişkin olduğunu hatırlatıyor. Elime birşey almaktan korkuyorum ondan, elimde kalır diye olacak herhalde.

Basit ve rastgele cümleler kurmaktan, bazen sessiz kalıp kafa sallamaktan çekinmiyorum. Bu takmamazlık ve bilinçli hafızasızlık durumları beni sevimsiz bir adam yapıyor, sonra bir an geliyor havalara çıkıp etrafa sataşıyorum. Çekilmiyor yoksa. Tüm durgunluklar en sonunda havalara çıkabilmek adına.

Labels: ,

posted by Tolga @ 3:42 AM   12 comments
3.4.09
"and you want to travel blind..."
Özgürlük dediğin bir yol, sahipsiz kaldığın, temelsiz, köksüz. Aklına takılan bir mesele hakkında düşünürken, yorgun düşüp uykuya daldığın bir düş. Tam uykudan uyandığında sap gibi kaldığın ara basamak.

Birinin sorduğu soruya, kafanı sallayıp cevap verirken yüzünde beliren anlık sırıtış. Sensiz bir gülüş. Sensiz bir boyun. Sensiz bir dünya. Alis'in o gıcık kedisi işte özgürlük.

Ancak elimizdeki herşeyi kaybettiğimizde kendimizi bulabileceğimiz, kendimizi yoklukta aradığımız bir düş. Bunu ancak düşçüler anlar. Rüya sonrası uyanamayanlar. Her bir adımda bir bilinmeyene çarparak zenginleşecegi umudu ve dürtüsüyle soluk alabilenler. Bu susuzlukta boyuna kürek sallayanlar. Bir sözcüğe aklını takıp çıldıranlar. Acıya, ayrılığa, kahrolmaya gülenler.

Paranoya aslında herşey. Kendinden asla emin olamama. Kendinle asla çakışamama. Asla dediğine inanmama. Ama günü gelince kendinden çok ötekine inanabilme. Yağmur yağınca etrafına çamur sıçratabilme, arkadaşın sosisli yerken kurşun kalemin sıfırnoktayedimilimetrelik ucunu sosisin ortasına batırıp gıcıklığın üst mertebelerine erişebilme, o an arkadaşın yüzünü buruştururken, birden üstünüzden bir ütü geçmişçesine dakkalarca histerik histerik gülebilme birlikte. Birlikte, aslında bir parodi herşey.

Labels:

posted by Tolga @ 9:49 AM   9 comments
15.3.09

Yine tanımlar uyuşmuyor. Sırtıma sürekli yük biniyor.

Erken kalkmak nedir bilmeyen biri erken kaldırılıyor. Normalde dörtte (PM) kahvaltı yapabilecek birine tam onbirbuçukta (AM) öğle yemeği yediriliyor. Kendi dilinde bile konuşmakta zorlanan biri üç dilde yarım yamalak konuşturulmaya zorlanıyor.

Hastalarla konuşmaya çalışıyorum. Hepsi titriyor ve acı çekiyor. Bir kısmı ilaç alıyor, bir kısmının beyninin orta yerine elektrotlar ve daha neler neler koymuşlar. Ah büyük insanlık! Ah vücudumuzu kendi imajından yaratan büyük Tanrı, şu elektrodu kafamıza en baştan soksaydın ya, etten ve kemikten olma elektrot ve uyarıcı ekseydin ya. Eksik Tanrı, eksik insan birleşmiş de böceklerin kendilindenliğinden medet umuyor. İşte bu beni pek güldürüyor.

Nerdeyse hiçbir kitabım yok artık. Yanımda kendi yol’umda okurum diye hediye edilen Kerouac'ın On the Road'u hariç. On the Road bana bayağı güç katıyor. Böyle zamanlarda Toni Negri’yi, Fransa’da sürgünde yalnız kalışını, aldatılışını, Spinoza okuyuşunu ve böyle böyle kendini teselli edişini aklıma getirip, hayal etmekten kendimi alamıyorum. Negri kağıtsızdı. (Böyle lanet bir bürokrasi görünce kağıtsız kalmak daha iyidir diyorum bazen.) Bense kitapsızım. Hepsi bambaşka mekanlarda ve öksüzler. Ve türlü yerlerdeki tüm kitaplarımın birleşmesi, proletaryanın birliği kadar zor olmasa da, yine de kolay iş değil.

Tanımlar uyuşmuyor. Kendimi anlatmak zorunluluğundan da bıktım. Ben şurdan geldim demekten, mühendisim ama aslında değilim demekten, komünistim ama aslında bildiğinden değilim demekten, şuradanım ama aslında değilim demekten...Yorgunum... İlk defa bu kadar yoğun olarak hem de. Hangi sebepten yorgun olduğumu bile bilmiyorum artık. Geçmişi, şunu, bunu suçlayamam. Geçmişi suçlamam bu an’ın kadrini bilmezlik olur. Bu anın bana ve ötekine sunduklarına. Bu anın gücüne. Herşey ve herkes ne kadar uzak ve ne kadar yakın. Ne kadar çok sevesim ve ne kadar çok nefret edesim geliyor bu mevsimde. Soruyorum: bu havalar neden bu kadar orospuca?

Basit ve pür. Yaşamın tümüne bu kirlilikte sığdırılması çok zor şeyler belki. Ama ilaç olabilecek ve aradığımız tek şey işte, ‘pür’lük. Aldırışsız hissedebilmek ve yavaş adımlarla ve tatminsizlikten ve markalaşmaktan ve gereksiz homurdanmaktan ve zorunluluğa teslimiyetten uzak bir köy var ve o köy ne kadar uzaktaysa bir o kadar yanı başımızda.

Labels:

posted by Tolga @ 5:28 AM   1 comments
9.3.09
Tünelde
Şimdi yine bakıyorum gelip de geçene. Gelip de geçen üzerimden de geçiyor; ben bu yolun ışıklarını hiç tanıyamadım. Ey yolcu haber eyle: Bu yolun daha ne kadarı böyle tünel.

Gözlerde yanan ışıktan hep geçmek istedim. Geldim, gördüm, geçtim. Bitti, ne çok şey hem de, ama unutmadım. Şimdi geçen bahara bakar da gözlerim, ırmağa bulansa da gözlerin, ıslansa gelir miydim aklına. Her ışıklı olan gibi, bu kısacık ışıklı yolumuz da bitti işte. Sakın bakma arkana.

Afişler yaptım bir zaman, bildiriler yazdım. Mezopotamya’nın kraliçesi ilan ettim, Ortadoğu’nun tanrıçası yaptım, hiç görmediğim Munzur’un soğuk sularında onların ellerinden su istedim, onların elleriyle yundum birçok kez. Irmağa battı ayaklarımız, sırılsıklam olduk, gülüştük, bağrıştık. Birlikte boğulduk. Böyle ölümler düşledim de güldüm kendime.

Geç anladım. Kendimle en alay edebildiğim anlar en güzel zamanlarımmış. Daha fazla alay edebilecek kadar cürretim olsa isterim, daha ne isterim. Zamanın korkusu üstümüze sindi çünkü, ve böyle böyle en derinden bağlandıklarımıza yeteri kadar saplanamadık. Bundan büyük rezalet mi olur? Can babanın ruhu şad olsun, yeterince rezil olamamanın rezaleti bu işte. Başka şey değil.

Labels:

posted by Tolga @ 11:53 AM   1 comments
5.3.09
Güven (Büyük harfli)

Nerden başlasam bilmiyorum. Sözcükleri olduğu gibi kullanmayı hiç beceremedim, spontanelik benim gibiler için çok zor. Öyle bir an geldi ki hayatta, o anın sonrasında herşeyin otomatikman ortaya dökülmesi için gerekli güveni duyduğum zamanlar çok az oldu. Bu güveni biri(leri)ne duyduğumdaysa genelde kırıldım, döküldüm.

Yok, acıların çocuğu görüntüsü verecek değilim, acımaktan da acınmaktan da nefret ederim. Vicdan başka şeydir, acımak bambaşka. Ama işte güven’im böyle böyle yıllar geçtikçe boşa çıkınca, kırılınca, geriye eciş bücüş sözcüklerle eski güven duyabilme yetisini kazanmak için bayağı çabalaması gereken biri olarak kaldım.

Güven? Vedat Türkali solun, yani katıksız güveni birarada yaşatmak için çabalayan insanların, bir zamanların komünistlerinin kaybettiği şey olarak mı düşledi de romanının ismini “Güven” koymak gereği hissetti? Ne ilgisi var, demeyin. Mülkiyetten vazgeçebilen ve sadece bedenlerin ve ruhların birlikteliğini arzulayan ve bunun için mücadele eden adamın, kadının vazgeçemeyeceği şeydir güven. Onun suyu, ekmeği, güneşidir; biricik yaşam sebebidir.

O yüzden güven duygusunu yitirmek demek, en azından benim için kendime de güveni yitirmek anlamına gelir ki, bunun adı yalnızca felaket olabilir. Başkaları ne kadar takdir ederse etsin, sırtını ne kadar sıvazlarsa sıvazlasın, felaket işte böyle böyle o güveni kaybetmek suretiyle kendine olan ihanetten ileri gelir.

Yoksa bin türlü Judas var şu dünyada, seni arkandan hançerleyecek. Ama ya sen ta kendin sırf bir Judas yüzünden varlığın şenliğinden vazgeçersen, işte o zaman felaketin eşiğine gelmişsin demektir. Ki eşik dediysem de aklına öyle hemencecik uçurumdan aşağı düşeceğin filan da gelmesin. Çok daha kötüsü eşik hiç bitmeyecek bir ölüm anlamına gelir, yürürsün, yürürsün ve kendini hep uçurumun bir adım berisinde sanırsın. Sonsuz azap dedikleri böyle birşeydir işte. Sonsuza dek bitmeyecek bir endişe eşliğinde, suçluluğun bitmeyecek karanlık tünelinde yorgun, argın, çaresizsindir ama yürürsün. Yürürsün yine de. Bitmese de, hiç bitmeyeceğini bilsen de yol almadan yürürsün. Kafka’nın Dava’sının son kısmındaki kapıcı hikayesini bilenler ne dediğimi de anlıyorlardır. İşte bu kendi cehennem kapısını seçen adamın hikayesi gelince akıllara, Kafka’ya binlerce küfür düzesim, ana avrat gidesim gelir. Sadece ona mı, bir de onun kitaplarını yakmayan Max Brod adlı adama. Böyle kitaplar yazıldı mı bir daha akıldan çıkmaz işte. Yıllar yıllar geçti aradan ve sadece bir kez okumama rağmen bu kitaptaki ve bu adamın başka kitaplarındaki türlü türlü kısımların aklımdan çıkmaması neden olsun, yoksa. Ki ben, kafası beşyüzbin karış havada olan ben’in okudukları kısa bir sürede buharlaşır da havaya karışır normalde.

Nerden başlayacaktım? Öyle zor ki sayın okur. Sen sayın okur’sun, ama haşa ben sayın yazar filan değilim. En az senin kadar ben de okur’um yani, ama sadece parmakları böyle klavyeye gitmese yaşadığını hissetmeyecek kadar hissiz bir okurum ben, canına okunmuş okurum. Tarkovski de “sanat eserinin sanat eseri olmasının minimum koşulu ölüme meydan okumak”tır gibisinden birşeyler diyormuş ya, onun gibi birşey işte.

Yoksa ne derdim olsun yazmak, okumak. Hepsini unutmak için çabalamadım mı sanırsın? Olduğu gibi olmak için. Ama bu “olmak”lığı tanımlayamadım işte. “Tanımlamayıver de yaşa işte, bak böcekler de öyle yapıyor” demesi kolay tabii ama ben bu sokaktan saptım, tanımlanamayan cisimciklere isimcik takmadan edemiyorum. Misal bir adres arıyorsun ama en baştan yanlış sokağa sapmışsın. Sonrasını getirmek için ondan baştan başladığın oyunun kurallarına göre oynamaktan da başka çaren yok. Hiçbirşey yokmuş gibi yapamam, bu yüzden. Yapanları da yargılamasam da garipserim, ne yalan söyleyeyim. Aapayrı dünyaların zenginlik olabilmesi için girinti ve çıkıntıların birbirleriyle uyuşması gerekir en azından. Yoksa farklılıklarımız elbette zenginliğimiz. Yoksa geçmişimdeki ve şimdimdeki onca güzel insandan çok şey öğrendim, ve umut ediyorum ki, öğreneceğim. Yoksa gözüme farklı gelen her nesne ve kulağıma dokunan her farklı tını beni yeniden başka bir ben yapar. Korkarım yeri geldiğinde, açılamam öyle kayıtsız. Ama sonal amacımız bir ırmağa boylu boyunca karışmak, onunla birlikte akabilmek değilse nedir?

Sıktım yine, biliyorum. “Başlarım diyeceklerine senin” demekte haklısın ama ben de başlayacağım diyeceklerime. Az sonra, çok az sonra.

Labels: ,

posted by Tolga @ 8:50 AM   9 comments
 
 
About Me



See my complete profile

Previous Posts
Archives